Boncuklar, kumaşlar, teller, inciler, zincirler, kurdeleler, danteller, düğmeler... El becerisi adına her şey burada... Umarım okumaktan zevk alırsınız.
RSS

Cuma, Aralık 31

Mor Renkli Papatyalar

Kendinden renkli masur ile çalışmaya devam ettim. Metal üzerine tığ işi papatyalar yaptım. Ana rengim mor oldu. Hint boncukları ile de süsledim. Boncuğun üzerine tığ işi sık iğne çalışması yaptım. Böylece farklı bir hava yaratmayı denedim. Umarım beğenmişsinizdir. Yakın detay fotoğrafları da koyuyorum ki yapabilenler denesin diye...



Küpe Çiçekleri

Naylon masur ile tığ işi küpe çiçekleri...

İpimiz kendinden farklı renklerde olduğu için çok kolay oldu. Çek kristali boncuklar ile renklendirerek oryantal bir tasarım gerçekleştirdik.

Çarşamba, Kasım 17

Yeşillikler Arasında Bir Cennet: Kotor

Gemide en etkileyici manzarayı sunan bölgenin burası olduğunu söylemeliyim. Gittiğimiz her yerdeki şehirler aynı eskilikteydi ama çevresi burası kadar yeşil, burası kadar büyüleyici manzarası olan yoktu. Gemi o kadar ağır ağır ilerliyordu ki deniz çarşaf gibiydi ve her yer sütliman.

Artık Karadağ'dayız. Buranın para birimi euro. Neden euru'yu kullandıklarını anlamak imkansız. Bağımsızlıklarını yeni kazandıkları için kuna'dan kaçmaya çalışmışlar sanırım.

Surlar ile çevrili şehre giriş kapısının hemen yanında turizm bilgi yeri var. Buradan haritamızı alıp tam şehre girecektik ki ben tutturdum. Turdakiler Sveti Stefan ve Budva'ya gidiyor. Biz de gidelim diye. Ama vakit az. Sabahın da erken saatleri. Araba kiralamak için 10'a kadar beklemek gerekiyormuş. Ne yapalım diye sormaya devam ederken Sveti Stefan'da tadilat var. Şehrin içine sokmuyorlar. Ama Budva'ya otobüsler ile gidebilirsiniz dediler. Şehrin kapısından yukarı doğru 10 dk. boyuncu yürüdük.

Sonunda otobüs terminali gibi bir yere geldik. Trakya'daki kasaba terminallerinin aynısı. Biz yazıhaneye Budva demeye kalmadık. Adamın biri bizi çekerek bir otobüse bindirdi. Birbirimize şaşkın şaşkın baka baka yemyeşil yollar, upuzun tüneller boyunca ilerledik. Zaman geçtikçe endişelenmeye başladık. Nereye gidiyoruz acaba diye... Üstelik, kimse bizden para da istemedi. Neyse ki yarım saat sonra daha büyük bir şehrin içinde bulduk kendimizi. Otobüsten inerken sadece 3'er euro verdik. 5 euro'da taksi ile terminalden eski şehre gitmek için. O kadar...

Şehrin girişinde Türk bayrakları ile donatılmış motorun yanında bizim turdakilerin fotoğraf çekme yarışına tanık olduk. Buraya motor ile gelmek. Balkanları gezmek. Süper fikir...

Yine küçük bir şehir. Taş binalar, daracık sokaklar... Yarım saatlik bir yürüyüş yetiyor.Şehrin en köşesinde para ile girilen bir katedral var. Mutlaka ziyaret edin. Çünkü aşağıdaki manzarayı sadece görmenin tek yolu bu.

Benim için en ilginç olanı ise içindeki bu kütüphane. Kitapların neredeyse tamamı Türkler ile ilgili.


Budva tamam. Geri dönmek lazım ama nasıl. Otobüs ile vakit kaybetmek istemedğimiz için bir taksi ile 20 euroya anlaştık. Kotor'da yürürken gördüğümüz marketin önünde de indik.

Gemide verilen bilgi kağıtçığında buradan mutlaka şarap alınması gerektiği yazıyordu. Vranac, Pro Corde, Krstac, Cabetnet ve Chardonnay adlı yerel şarapların mutlaka alınması gerektiği yazıyordu.
Surların yanında daimi bir pazar yerinden yavaş yavaş geçtik. Balıklar, sebzeler, etler.. Herşey var ama en ilginç gelen bu kurutulmuş etler oldu.

Ve surların içi. Her yer cafeler, restoranlar, küçük hediyelikçiler ile doluydu.

Eğer yeterince zaman olsaydı. Bu 3.000 basamaklı yolu çıkardım. Gerçekten dinlene dinlene ama bu kadarmış. Ne yapalım.

Salı, Kasım 16

Dalmaçya'nın Kalbi: Split

Uzun süredir ara verdiğim bloğuma yapmış olduğum gemi yolculuğunun Split ayağı ile devam ediyorum. Bu şehir, Hırvatistan'ın ikinci büyük şehri ve Dalmaçya'nın ise en büyük şehri.

Tatil kasabası gibi gözüken bu manzaranın ardında eski bir şehir yatıyor. Yine daracık yollar, saraylar, binalar... Tabi ki yine Unesco tarafından koruma altında... Dubrovnik'te olduğu gibi...

Turun programında Krika adlı selaleler ve Trogir şehri var. Gemiden iner inmez biz de aynısını yapalım mı diye soruşturduk. Öğrendik ki, şelaleler 100 km. uzaklıkta ve eylül ayı olduğu için de suya girmek de imkansız. Yorgunluk belirtileri de başladı tabi ki.Kısaca boşverdik. Trogir'e gitmenin yollarını aradık. Sahilde belirli aralıklar ile giden motorlar bulduk. Kalkış için bir saatten daha fazla vakit olduğundan şehri dolaşmaya başladık. Küçük bir şehir... Çol ilginç heykeller var. Gezmesi zevkli. Ama bugün pazar.. Ve her yer kapalı...Alışveriş imkanı yok...

Biraz gezdikten sonra Trogir'e gitme zamanı geldi. 3 euro'ya binilebilen bir motor ile yakındaki adalar ve yerleşim yerleri ve de uzaktan bir Split manzarası sizi bekliyor. 45 dk'lık bir yolculuktan sonra motorun geri dönmesi için 10 dakikalık bir zaman kalıyor. Ya da orada 4 saat kalıp bir sonrakini beklemek gerekiyor. Bir kısa zaman bize yeter diye düşündük. Fotoğraf bile çekmeye vakit bulamadık.

Az vakit geçirdiğim için üzelmedim desem yalan olur. Burası da Unesco tarafından koruma altında bir şehir. Yine eski bir şehir... Belli bir süre sonunda her yer birbirinin aynı gibi geliyor. Ve ilginçliğini kaybediyor. Ama daha sonra bekınca ne kadar önemli olduğunu anlıyorsun.

Tekrar Split'teyiz. Sahil tarafından sola doğru yeşillk bir bölgeye giderseniz bu merdivenli bölgeye gelebilirsiniz.

Neredeyse bir kilometrelik merdiven çıkışı sonunda ne kazanacağım derseniz. Karşınızda bu manzara var. Benim garip kol yapıma bakmaktan manzarayı farkedemeyenler için altta daha da iyisi var. Buranın adı Marjan, giderseniz sorması kolay olsun.

Saatler ilerledkçe şehirde biraz da olsa kıpırdanma başladı. Kravatçılar açılmadı ama doncurmacılar ve mısırcılar belirdi. Kukuruz 5 ya da yedi kuna idi sanırım. Genetiği oynanmış mısırlar çıkmadan once yediklerimiz vardı ya... Onlardan...Meydanlarda insanlar toplanmaya ve el emeği ürünler satışa çıkmaya da başladı. Çok bir şey yok ama en azından balık desenli tişörtler var.

Kılçıklı tişörtlerde Croatia yazdığını İstanbul'a gelince bir arkadaşımız farkettti. Biz bakan körlerdeniz sanırım. Şimdi fotoğraflara baktım da apaçık gözüküyormuş.

Burada ahşap oymacılığının çok revaçta olduğunu düşündüğüm bir manzara ile karşılaştım. El yapımı bu hediyelikler çok başarı kabul ama bu tamamen ahşap salıncaktan daha ilginci yok.

Günün geri kalan saatlerini sahilde bira ve yanında boşnak böreği ile (uzun zamandır yemediğim kadar yaze ve lezzetli) bitirdik. Hep yürümek zorunda mıyız ki. Biraz da demlenme vakti. Bir gün daha bitti. Ertesi gün sıra Kotor'da...

Pazar, Ekim 10

Ve Başka bir Cennet: Dubrovnik

Evet artık Hırvatistan'dayız. Gemimiz sabahın erken saatlerinde, Franja Tudmana Asma Köprüsü manzarası altındaki limana demir attı. Kim takar turları biz kendimiz gezeriz diyerek karaya ilk adım atanlardan olduk. Biraz yürüdükten sonra şehir merkezine hatırladığım kadarı ile 3 euroya götüren otobüslere bindik. Yaklaşık 15 dakikalık bir yolculuktan sonra şehir merkezine geldik. Burada bizi bu güzel led ekran karşıladı. Adı Özgürlük Anıtı imiş... Görüntünü gün içinde güneşin denize yansımasına göre değiştiğine de şahit olduk.

Surlara doğru ilerleyince karşınıza Pile adlı giriş kapısı çıkıyor. İçeriye doğru girince kendinizi bir karnavalda gibi hissediyorsunuz. Trampetler, korsanlar, papağanlar ve Orta Çağ'dan beri ayakta kalmış yapılar.


Size teker teker şu manastıra girin, şu cami gibi şeyi gezin, şu sütuna bakın, şunu yapın burasını da gezin diye teker teker anlatmayacağım. Çünkü vaktiniz var. Burası o kadar da büyük değil. Her sokağı teker teker gezin. Tadına vara vara...
Bu sırada da nerede balık yemek isterim diye karar vermeye çalışabilirsiniz. Birkaç küçük müze var. Buralara da girin. Kafka müzesi, 1991'de ölenlere adanmış olan müze gibi...

Sahil tarafına geçip ada turlarına katılın. Bütün gün süren turlar olduğu gibi bir saatlik turlar da var. Buranın halkı, adalardan Lokrum adasının güzelliklerini öve öve bitiremiyor. Vaktiniz varsa oraya da gidin derim. Bana bir saatlik tur da yeter derseniz. Dubrovnik'in bu güzel manzarasını kaçırmamış olursunuz derim.
Gelelim alışverişe... Tişört, takı gibi klasik hediyelikler tabi ki mevcut. Aklımdayken söyleyeyim. Burada euro geçmiyor. Kuna diye kendi paraları var. Ve 1 euro 7 kunaya denk geliyor. 2 kişilik bir balık çeşitlemesinin fiyatı 150 ila 300 kuna arasında. Yediğiniz yere göre değişiyor. Ama şunu demeliyim. Tadı muhteşem. Burada mutlaka balık yemelisiniz. Bazı yerlerde Türkçe menüler de var. Haberiniz olsun. Size kolaylık.

Her köşede el emekleri örtüler, danteller satan kadınlar var. Ayrıca meydanların birinde bir de pazarları var. Cumartesi gününe mi özgü yoksa her gün mü bilemiyorum. Pazarın tam ortasında bir çeşme var. Çeşmede de şehrin barbarlardan nasıl kurtarıldığını gösteren kabartmalar var. Bunları fotoğraflamaya çalışırken buranın yerlisinin bize pek nazik davranmadığını da belirtmeliyim. Çeşmeye biraz yaklaştık diye yaptılar sanırım ama onlar çeşmenin kenarlarına oturuyorlardı. Bir anlam veremedik yani.. Yaşlı teyzeler, ne yapalım...

Ve Dubrovnik'in klasik fotoğrafı...

Bu fotoğrafı çekmek kolay değil önce onu belirteyim. Etraf tamamen dağlık. Çok dik yokuşlar ile çıkılan Arnavutköy'deki evlere benzeyen yerler var etrafta. Sehrin merkezini gezdikten sonra daha da ne yapabiliriz? Diğer taraflarda ne var acaba? diye merak edince motosiklet kiralamaya karar verdik. 30 euroya iki zamanlı bir motor kiraladık. Hani şu korkunç ses çıkaranlardan. Aracımızla şehrin her tarafını, limanı, Babin Kuk denilen daha çok hotellerin ve plajların bulunduğu turistik yerleri gezdik. Bosanka diye tabir edilen ve eski şehri uzaktan görebileceğimiz yere doğru yol aldık. Ama ulaşmak o kadar da kolay olmadı. Yollar tek şerit. Ve gerçekten çok kötü. İki zamanlı motor da eşim ve beni o yokuşlarda kaldıramadı. Yine de yılmadık. Bosanka'ya kadar çıkamadık ama oraya yakın bu alan bize istediğmiz manzarayı sağladı. Motor kaskım tam kafama oturmadığı için sürekli arkaya düşüyordu. Aşağıdaki fotoğraftaki tuttuğum gibi yol boyunca onu tutup bir taraftan da haritada nerede olduğumuzu anlamaya çalışıyordum. Ama bu manzaraya değerdi...
Aşağıya inmek daha kolay oldu tabi ki. Ama en iyisi surların yanından motor ile gezmekti. Çok büyük bir zevk. Onu da yaptık şunu da derken hala vaktimiz vardi. Biraz daha eski şehirde dolaşalım. Sahil tarafına doğru yürüyelim derken karşımıza Hırvatlar'ın ünlü teknesi "Karaka" çıktı.

Ve bir anda etrafta gayda sesleri yankılanmaya başladı. Smokinli beyler, süslü ve büyük şapkalı hanımlar her tarafta belirdi. Sonradan anladık ki İskoç Sosyetesi karakada bir davet veriyormuş.


Sahil tarafından şehre giriş tarafındaki tuvaletlere mutlaka girin. Alaturka bu tuvalet bu fotoğraftan anlaşılmasada bir metrekarelik bir alanı kaplıyor.

Ve dönüş zamanı... Belediye otobüsleri ile çok ucuza geri dönebilirsiniz. Sadece hangi numaraların limanın önünden geçtiğini öğrenin. Limana geldiğinizde sizi de bu manzara karşılayabilir.Güneşin batışı bile Dubrovnik'tn daha da güzel sanki...